02 Mayıs 2026 Cumartesi

Merhabalar,
Çin otomotiv sektöründe son iki yıldır hızla artan “sıfır kilometre ikinci el araç” ihracatı yapıldığını görüyoruz. Bu durum hem küresel ticaret dengeleri hem de sektörün iç dinamikleri açısından dikkat çekiyor. Üstelik günümüzün İran gerilimi de bu eyleme fırsat sunuyor. Çin’de faaliyet gösteren bazı otomobil bayilerinin hiç kullanılmamış araçları “ikinci el” statüsünde yurtdışına ihraç ederek vergi avantajlarından yararlandığına dair haberler artıyor. Böylece Çinli firmalar, ikinci el araç ihracatına tanınan vergi iadelerini aldıkları gibi, iç pazardaki vergi yüklerinden de kaçınarak avantaj sağlıyor.
Neden böyle dersek; Çin ekonomisinde büyüme geçen yıl %5 i bulsa da yavaşlama var. Zayıf iç tüketim de diğer bir neden. Özellikle bataryadan elektrikli taşıt (BEV) üreticileri, son yıllarda hızla artarak yıllık 35 milyon adede doğru büyüyen yeni nesil taşıt (NEV) üretim kapasitesine rağmen yeterli iç talep bulamıyor. Kapasite doluluğu %50 lere ancak ulaşıyor. Ortaya çıkan arz fazlası, otomobil üreticilerini ihracata yöneltiyor. Ucuz Çin menşeli elektrikli ve hibrit taşıtlar Avrupa, Güneydoğu Asya ve Latin Amerika gibi pazarlara akın ederek yerel üreticiler üzerinde baskı oluşturuyor. Nitekim geçen yıl ihracat %100 artışla 2,62 milyon adede ulaştı.
Bu gelişmelere karşılık olarak, Amerika Birleşik Devletleri Çin’den ithal edilen (NEV) türü taşıtlara %100 gümrük vergisi uygulamaya başlamıştı. Avrupa Birliği ise bu oranı yüzde 45’e kadar yükseltti. Ancak ikinci el taşıtlar, bu yüksek tarifelerden görece daha az etkilenmekte. Bu durum, Çinli üretici ve ihracatçılar için önemli bir “boşluk” yarattı ve sıfır kilometre araçların ikinci el statüsünde ihraç edilmesini teşvik etti.
Çin hükümeti 2019 yılından itibaren ikinci el taşıt ihracatına izin veriyor. 2023 yılında bu kapsamda ihraç edilen taşıt sayısı 275 bine ulaşmıştı. Bu taşıtların yüzde 60’tan fazlasının aslında sıfır kilometre olması, uygulamanın boyutu açısından çarpıcı. İstatistikler, 2024 yılında ikinci el taşıt ihracatının 436 bini, 2025 yılında ise 500 bini aştığını söylüyor. Bu taşıtlar ağırlıklı olarak Rusya, Orta Asya ve Orta Doğu pazarlarına gidiyor. Özellikle Kırgızistan ve Kazakistan gibi düşük gümrük vergisine sahip ülkeler üzerinden Rusya’ya giriş yapılması, dikkat çeken ticaret rotalarından birisi.
Bu durum bazı ülkelerde endişe yaratmaya başladı. Çinli sıfır km ikinci el taşıtların Rusya pazarında hızla yayılması, küresel otomotiv sektörü açısından uzun vadede daha geniş çaplı sorunlar getirecek görünüyor. Nitekim Rusya ve Ürdün gibi ülkeler, sıfır kilometre ikinci el taşıtlara yönelik kısıtlamalar getirmeye başladılar. Rusya, ülkede resmi distribütörü bulunan markaların bu şekilde ithalatını yasakladı. Diğer ilgili ülkeler de benzer önlemler alıyorlar.
Çin devletinin elektrikli taşıt imalatçılarına sağladığı teşvikler ve kapasite artırıcı politikalar, bu rekabeti daha da körüklemeye ve firmaları alternatif çözümler aramaya devam etmekte. Sıfır kilometre taşıtların ikinci el olarak ihraç edilmesi de, bu bağlamda ortaya çıkan “yaratıcı” ancak tartışmalı bir çözüm oldu. Ancak uzun vadede sektörde birleşmeler, iflaslar ve ciddi yeniden yapılanmalar getirebileceği unutulmamalı.
Öte yandan bu uygulamanın olumsuz etkileri de var. Yeni taşıtlar ikinci el olarak satıldıkça marka değerine zarar vermekte. Satış sonrası ve garanti hizmetleri aksayınca tüketici memnuniyetsizliği ortaya çıkmakta. Ayrıca bu sistemin satış rakamlarını şişirme ve teşviklerden haksız kazanç sağlama gibi riskleri de var.
Sonuç olarak Çin’in sıfır kilometre ikinci el araç ihracatı kısa vadede arz fazlasını eritmeye yönelik bir çözüm sunsa da, hem küresel ticaret dengeleri hem de sektörün sürdürülebilirliği açısından ciddi soru işaretleri doğurmaya devam edecek.
Konya Sanayi Odası tarafından bu yıl 8’incisi düzenlenen ve otomotivde küresel dönüşümün tüm boyutlarıyla ele alındığı Uluslararası Otomotiv Sektörünün Geleceği (OSEG) Konferansı’nda, sektörün geleceğine yön verecek kritik başlıklar masaya yatırıldı.
Konya Sanayi Odası Başkanı Mustafa Büyükeğen’in açılış konuşmasıyla başlayan ve elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, finansman ihtiyacı ile tedarik zincirindeki dönüşümün öne çıktığı oturumlarda, Türkiye’nin rekabet gücünü koruması için teknoloji, yeşil dönüşüm ve stratejik iş birliklerine hız vermesi gerektiği vurgulandı.
İstanbul Topkapı Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı ve Eski Büyükelçi Prof. Dr. Kerem Alkin’in Moderatörlüğünde yapılan, Otomotivde Küresel Rekabet: AB Politikaları ve “Made in EU”, Çin Etkisi ve Türkiye’nin Stratejik Rolü temalı ilk oturumda, Aselsan Önceki Dönem UGES Sektör Başkanı ve KTO Karatay Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Çelik ve Garanti BBVA Tüketici Finansmanı Direktörü Çağrı Koray Öztopçu sunumlarını gerçekleştirdi.
İstanbul Topkapı Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı ve Eski Büyükelçi Prof. Dr. Kerem Alkin, küresel ekonomiye ilişkin yaptığı değerlendirmenin ardından otomotiv sektöründeki değişim ve dönüşüme dikkat çekti.
Otomotivde yaşanan dönüşümün ülkelerin alacağı pozisyonları doğrudan etkilediğini belirten Alkin, sektörde yaşanan dönüşümde Türkiye’nin de rolüne de değindi.
Alkin, “Türkiye, Gümrük Birliği, lojistik avantajı ve kaliteli tedarik kapasitesi sayesinde AB’nin en büyük otomotiv tedarikçilerinden biri konumundadır. Ancak yeni dönemde bu konumu korumak için teknoloji, yeşil dönüşüm ve stratejik entegrasyon kritik önemdedir. Türkiye, sistemin dışındaki ülke değil, sistemin içinde ama yeniden konumlanan aktördür. Yeşil dönüşümü hızlandırmak, teknoloji ve Ar-Ge yatırımlarını artırmak, küresel iş birliklerini derinleştirmek, tedarik zincirinde stratejik konum pekiştirmek ve nitelikli insan kaynağını güçlendirmek, Türkiye’nin 5 öncelikli adımı olmalı” dedi.
Aselsan Önceki Dönem UGES Sektör Başkanı ve KTO Karatay Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Çelik de, küresel pazarda satılan her 4 yeni araçtan birinin artık elektrikli olduğunu söyledi. Hibrit segmentin, pazardaki en hızlı büyüyen alanlardan biri olarak tam elektrikli geleceğe geçişte kritik bir köprü görevi gördüğünü ifade eden Çelik, “İçten yanmalı araçların pazar payı bölgelere göre yüzde 55 ile 75 arasında değişiyor. Satış trendi daha düşük, elektrkli araçlar hızlı büyüme trendinde” dedi.
Garanti BBVA Tüketici Finansmanı Direktörü Çağrı Koray Öztopçu ise, otomotiv dünyasının farklı bir boyuta doğru gittiğini ve finansmanın da bunun en önemli parçalarından biri olduğunu kaydetti.
Otomotiv sektöründeki dönüşümde Çin’in lider konumda olduğunu ve Çin’in bu alana büyük bir fon aktardığını ifade eden Öztopçu, “Dünyada yaklaşık 105 milyonluk bir otomobil kapasitemiz var. Bu eksen kayması öyle bir noktaya gitti ki, önceden otomotivdeki en büyük ihracatçı olan Japonya, artık o unvanını Çin’e devretti. Bu 105 milyonluk kapasitede, 55 milyonluk kapasite Avrupa’da ve ardından Çin geliyor. Çin, tüm dünyadaki otomotiv sektörünü etkisi altına almış durumda. Çin, burada bir fon oluşturdu. Stratejik anlamda önde olması gerektiğine inandığı otomotiv ekosistemine yatırdı bu fonu. Buradan da çok farklı bir boyuta gidiyor” şeklinde konuştu.
Türkiye’nin de elektrikli araç dönüşümü konusunda fon kurması gerektiğine vurgu yapan Öztopçu, “Bizim elektrikli araçlara dönüş adımında biraz daha hızlanmamız lazım. TOGG bence çok önemli bir yatırım. Otomotiv sektöründe yatırım kolay değil, her zaman başarı olmaya da bilir. Ama TOGG çok başarılı bir şekilde devam ediyor. Bizim hızlı bir şekilde elektrikli araç dönüşümünü oluşturmamız gerekiyor. Finansman şirketlerinin de bu ekosisteme hazırlanması gerekiyor. Bunun için bir fon ihtiyacımız var. Fonlama yapısı kurmamız lazım. Bunun içiresine yatırım bankalarından gelen fonları, yurt dışı exim kaynaklarını koymamız lazım. Böylelikle bu dönüşümü hızlandırmanın mümkün olacağını düşünüyorum” dedi.
Çinli otomotiv devi Chery’nin bünyesinde yer alan OMODA, küresel büyüme hedefleri doğrultusunda geliştirdiği yeni B-SUV modeli OMODA 4’ü banttan indirdi.
Genç kullanıcı kitlesini hedefleyen bu araç, çoklu enerji altyapısı ve yenilikçi teknolojileriyle dikkatleri üzerine çekiyor.
Araç ilk aşamada yaklaşık 224 beygir güç üreten 1.5 litrelik turbo destekli hibrit sistemle otomobil tutkunlarının karşısına çıkacak.
İlerleyen dönemde piyasaya sürülecek tamamen elektrikli versiyonunda ise 204 beygir güç, 61 kWsa batarya ve 420 kilometre menzil sunulması planlanıyor.

İç mekanda uzay gemilerinden ilham alınan fütüristik bir tasarım dili kullanılarak 13.2 inç büyüklüğünde dev bir multimedya ekranı standart olarak veriliyor.
Bunun yanı sıra 540 derece panoramik kamera sistemi ve 50W kablosuz şarj gibi donanımlar da kullanıcılara sunulacak.
Güvenlik standartlarını üst düzeye taşıyan OMODA 4, toplam on altı farklı gelişmiş sürüş destek sistemiyle yollara çıkmaya hazırlanıyor.
İlerleyen dönemde ses klonlama yapabilen ve ruh haline göre müzik öneren yapay zeka destekli asistan da bu modele entegre edilecek.

Küresel pazarda Ford Puma ve Renault Captur gibi modellerle rekabet edecek olan aracın 2026 yılının ikinci yarısında Avrupa’da satışa sunulması bekleniyor.
Yeni nesil SUV modelinin Avrupa başlangıç fiyatının yaklaşık 28 bin euro civarında olacağı öngörülüyor.
Türkiye’de elektrikli araç pazarının önemli isimlerinden Tesla, Supercharger şarj ağındaki fiyat tarifesini güncelledi.
Yapılan yeni düzenlemeyle birlikte hem Tesla sahipleri hem de diğer marka araç kullanıcıları için şarj ücretleri yaklaşık yüzde 5 oranında arttı.
Uygulanan zam sonrası Tesla marka araç sahipleri için kilowatt-saat başına alınan 9,40 TL’lik şarj bedeli 9,90 TL seviyesine yükseldi.
Tesla dışındaki diğer elektrikli araç modelleri için ise daha önce 11,70 TL olan birim enerji bedeli 12,30 TL olarak belirlendi.

Güncel verilere göre Tesla’nın Türkiye genelinde Marmara ve Batı hattı ağırlıklı olmak üzere toplam 28 aktif Supercharger istasyonu yer alıyor.
Bu istasyonlar İstanbul, Ankara, Kocaeli, Antalya ve Samsun gibi birçok farklı şehirde elektrikli araç kullanıcılarına hizmet veriyor.
Bugün 1 Mayıs İşçi ve Emekçiler Bayramı. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de emeğin, üretimin ve dayanışmanın günü olarak kutlanan 1 Mayıs’ın otomobil dünyası için ise bambaşka bir anlamı var. Daha doğrusu, motor sporları tarihinin en acı hatıralarından biri bu tarihle özdeşleşmiş durumda.
Günümüzde motor sporlarının zirvesi olarak kabul edilen Formula 1, çoğu zaman yalnızca pist üzerindeki rekabetle değil; kazalar, takım içi gerilimler, genç pilotlar arasındaki çekişmeler ve sporun ekonomik-politik dengeleriyle de gündeme geliyor. Ancak Formula 1’in geçmişine bakıldığında, bu sporun milyonlarca insan için yalnızca hızdan ibaret olmadığı görülüyor.
Formula 1’i yıllar içinde bir tutkuya dönüştüren şey; bitiş çizgisine kadar süren mücadele, sürücüler arasındaki büyük rekabet, zaman zaman sportmenliğin öne çıktığı unutulmaz anlar ve elbette bu spora damga vuran efsane pilotlardı.
Bugün birçok kişi güncel pilot kadrosunun tamamını sayamayabilir. Ancak 2012’de emekli olana kadar 7 kez dünya şampiyonu olan Michael Schumacher’in adını bilmeyenlerin sayısı oldukça azdır. Schumacher gibi Formula 1 ile özdeşleşen bir başka isim daha var ki, 1 Mayıs tarihine otomobil dünyası açısından hüzünlü bir anlam kazandırıyor: Ayrton Senna da Silva.
Stirling Moss, Emerson Fittipaldi, James Hunt, Niki Lauda, Alain Prost ve Fernando Alonso gibi Formula 1 tarihine geçen birçok büyük pilotun aksine Senna, yalnızca pistteki başarılarıyla değil, özellikle kendi ülkesi Brezilya’da yediden yetmişe herkesin tanıdığı bir ulusal simgeye dönüşmesiyle de ayrıştı.
Otoriteler tarafından Michael Schumacher ile birlikte gelmiş geçmiş en iyi pilotlardan biri olarak kabul edilen Brezilyalı yarışçı, sanılanın aksine en fazla şampiyonluk kazanan isimlerden biri değildi. Kariyeri boyunca 3 kez dünya şampiyonu oldu; 41 yarış kazandı ve 65 pole pozisyonu elde etti. Ancak Senna’nın bugün hâlâ büyük kitleler tarafından hatırlanmasının sebebi yalnızca kupaları değil, ardında bıraktığı hikâyeydi.
1960 yılında Sao Paulo’da dünyaya gelen Ayrton Senna, henüz 4 yaşındayken karting araçlarıyla pistlere ilk adımını attı. 13 yaşında go-kart yarışlarına katılan Brezilyalı pilot, kısa sürede yeteneğiyle dikkat çekti. Avrupa’daki alt serilerde gösterdiği performansın ardından Formula 1’e adım attığında takvimler 1984 yılını gösteriyordu.
F1’deki ilk galibiyetini 1985 Portekiz Grand Prix’sinde Lotus takımıyla kazanan Senna, 10 yıllık Formula 1 kariyerinde yalnızca hızlı bir sürücü değil, aynı zamanda pistin ruhunu değiştiren bir karakter olarak öne çıktı.
Senna’nın yarış performansı kadar sportmenliği de hafızalara kazındı. 1992 Belçika Grand Prix’sinde Fransız pilot Erik Comas’ın kaza yapmasının ardından aracını durdurup yardıma koşan tek pilot Senna oldu.
Bilincini kaybeden Comas’ın aracının motorunu kapatan Senna, olası bir yangın ya da patlama riskini önleyerek Fransız pilotun hayatının kurtulmasında kritik rol oynadı.
Takvimler 1 Mayıs 1994’ü gösterdiğinde ise Formula 1 tarihinin en karanlık hafta sonlarından biri yaşanıyordu. İtalya’daki Autodromo Enzo e Dino Ferrari pistinde düzenlenen San Marino Grand Prix’sinde Ayrton Senna, Tamburello virajında saatte 233 kilometre hızla beton bariyerlere çarparak hayatını kaybetti. Henüz 34 yaşındaydı.
Senna’nın ölümü, zaten güvenlik tartışmalarıyla gündemde olan Formula 1 için bir kırılma noktası oldu. Bu trajedinin ardından sürücü güvenliği yeniden merkeze alınırken, Grand Prix Sürücüler Birliği’nin yeniden yapılanması ve pist güvenliği başta olmak üzere birçok alanda önemli değişiklikler gündeme geldi.
1994 Imola hafta sonu, yalnızca Senna’nın değil, bir gün önce hayatını kaybeden Roland Ratzenberger’in ölümüyle de Formula 1 tarihine acı bir dönemeç olarak geçti.
Senna’yı efsane yapan unsurlardan biri de kendine özgü sürüş tarzıydı. Özellikle yağmurlu havalarda sergilediği üstün performans, ona “Rain Man” yani “Yağmur Adam” lakabını kazandırdı.
Islak zeminde aracı adeta pistle bütünleştiren Senna, birçok yarışta rakiplerine karşı farkını bu koşullarda ortaya koydu.
Formula 1’in onun için yalnızca bir yarış olmadığını gösteren en bilinen sözlerinden biri de şuydu: “İkinci bitiren, birinci kaybedendir.”
Bu söz, Senna’nın yarışa bakışını, kazanma arzusunu ve pist üzerindeki tavizsiz karakterini özetliyordu.
Senna ismini özel kılan bir başka unsur da Brezilya bayrağıyla kurduğu bağdı. Kazandığı yarışların ardından Brezilya bayrağını dalgalandırması, yalnızca bir zafer kutlaması değil, gelişmekte olan ülkelerden gelen genç sporcular için güçlü bir mesajdı.
Senna, Formula 1’in yalnızca Avrupalı pilotların sahnesi olmadığını gösteren en güçlü figürlerden biri oldu.
Pist dışındaki hayatı da Senna’nın mirasını büyüttü. Ölümünden önce Brezilya’daki yoksul ailelerin çocuklarına eğitim desteği sağlamak istiyordu. Hayattayken tamamlayamadığı bu hedef, ölümünün ardından kız kardeşi Viviane Senna tarafından kurulan Ayrton Senna Enstitüsü ile hayata geçirildi.
Enstitü, yıllar içinde yüz binlerce öğretmene ve milyonlarca çocuğa ulaşarak Senna’nın adını pistlerin çok ötesine taşıdı.
Belki de bu yüzden, 5 kez dünya şampiyonu Juan Manuel Fangio, 4 kez dünya şampiyonu Alain Prost, 7 kez dünya şampiyonu Michael Schumacher ile Lewis Hamilton gibi isimler pist tarihinde büyük birer figür olarak kalırken; Ayrton Senna kendi ülkesinde sosyal, kültürel ve duygusal bir simgeye dönüştü.
Senna’nın Sao Paulo’daki cenazesine milyonlarca kişi katıldı. Brezilya’da üç günlük ulusal yas ilan edildi. O dönem pilotu olduğu Williams takımı ise, 2022’ye kadar Senna’ya saygı duruşu niteliğinde ‘S logosuna yer verdi. Günümüzde ise bu logo McLaren takımının araçlarında yer alıyor.
1 Mayıs, Ayrton Senna’nın hatırası nedeniyle Formula 1 dünyasında hüzünlü bir gün olarak anılmaya devam edecek. Ancak Senna’nın mirası, yalnızca bir trajedinin değil; tutkunun, cesaretin, sportmenliğin ve toplumsal sorumluluğun da simgesi olarak yaşamayı sürdürüyor.
Bugün Senna’yı bir kez daha saygıyla anarken, Formula 1’in İstanbul Park’a dönüşünün Türkiye’de yeni bir motor sporları heyecanı yaratmasını ve genç sporculara ilham vermesini diliyoruz. Çünkü Senna’nın hikâyesi, bize hızın yalnızca pistte değil; hayallerin peşinden gitme cesaretinde de saklı olduğunu hatırlatıyor.